YENİ ANAYASA VE EĞİTİM


Darbelerin İpoteğinden Kurtulmak Ya Da Toplumun Rüştünü İspatı

Yeni bir anayasa yapma iradesinin ortaya çıkması ile birlikte ilk defa Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, kendi hayatlarını köklü bir biçimde etkileyecek temel bir metne müdahil olma fırsatını yakalamışlardır. 12 Eylül ürünü olan 1982 Anayasasının pek çok değişikliğe uğramasına ve tüm reform çabalarına rağmen antidemokratik ruhunun tazeliğini ve zindeliğini sürekli korumuş olması toplumun tüm kesimlerinin ortaklaşa çabasının ürünü olacak ve en temel karakteri sivil olan yeni bir anayasanın vücuda getirilmesini zorunlu kılmıştır. Kuşkusuz anayasa tek başına bir sihirli değnek değildir. Lakin hiçbir ayrım gözetmeksizin her bir insan tekini bir varoluş mucizesi kabul ederek hak ve hukukunu teminat altına alan, adalet ve özgürlük perspektifini yansıtan ve toplumsal bir mutabakatın ürünü olan bir anayasanın Türkiye’nin sorunlarının çözümü için en temel başlangıç noktası olacağı aşikârdır.
Bu sebeple yeni anayasa tartışmalarının yeniden alevlendiği şu günlerde, eğitim konusunun yeni anayasada ne şekilde ele alınacağı, eğitim sürecine müdahil olan herkes için dolayısıyla toplumun her ferdi için bir merak konusu olmaktadır. Kuşkusuz böyle bir ilginin sebeplerinden birisi de mevcut anayasada bu konun ele alınış biçimidir. Bugün toplumun her kesiminde, eğitim ile ilgili mevcut uygulamalarda karşılaşılan ve kaynağı 1982 Anayasasının bizzat kendisi olan pek çok sorunun yeni anayasa ile birlikte izale edilebileceğine dair bir beklenti oluşmuştur. Böyle bir beklentinin oluşmasına negatif anlamda kaynaklık eden uygulamaların dayandırıldıkları temel metin olması sebebiyle, öncelikle 1982 Anayasasında yer alan ilgili hükümlerin hatırlanmasında fayda vardır. Bu sebeple öncelikle şu an için cari uygulamalara kaynaklık eden hükümlerin neler olduğuna bakıp akabinde mevcut olanın aşılması hususunda yeni anayasa ile ilgili beklentilerimizi somutlaştırarak ifade edeceğiz.

1982 ANAYASASI VE EĞİTİM

12 Eylül 1980’de gerçekleştirilen askeri darbenin belki de en acı meyvesi 1982 Anayasası olmuştur.12 Eylül sonrası dönemde söz konusu anayasa pek çok kere tadil edilmiştir. Lakin darbenin nefesi adeta metnin tümüne sindiği için metne sirayet eden antidemokratik ruh metinden çıkarılamamıştır. Yeni anayasa bu anlamda toplumun özgürleşmesi ve darbelerle hesaplaşması bağlamında bir imkân ve fırsat olarak gündeme gelmiştir. Askeri darbeler Türkiye’nin ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının bir nevi makûs talihi olarak da görülebilir. Darbeler, her seferinde milli iradeyi kötürümleştirmiş, demokrasiyi ve özgürlükleri ise sürekli budayarak güdükleştirmiştir.
1982 Anayasasında eğitim ile ilgili hükümleri alt alta koyduğumuzda herhangi bir değerlendirme yapılmasa dahi söz konusu hükümlerin okunduktan sonra zihinlerde bıraktığı tema, özgürlükler aleyhine nasıl bir manzaranın olduğunu göstermektedir. Kuşkusuz söz konusu hükümlerin yanında kaynaklık ettikleri alt metinler de (İlgili kanun ve yönetmelikler) dikkate alındığında Türkiye’de eğitim sistemimizin ne ile malul olduğu açığa çıkmaktadır.    
Mevcut anayasada “Eğitim ve Öğrenim Hakkı ve Ödevi” başlığı altında yer alan 42.madde şu şekilde düzenlenmiştir:
Madde 42-“ Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz. 
Öğrenim hakkının kapsamı yasayla tespit edilir ve düzenlenir.
Eğitim ve öğretim, Atatürk ilkeleri ve inkılâpları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz.
Eğitim ve öğretim hürriyeti, Anayasaya sadakat borcunu ortadan kaldırmaz.
İlköğretim, kız ve erkek bütün vatandaşlar için zorunludur ve Devlet okullarında parasızdır.
Özel ilk ve orta dereceli okulların bağlı olduğu esaslar, Devlet okulları ile erişilmek istenen seviyeye uygun olarak, kanunla düzenlenir. 
Devlet, maddi imkânlardan yoksun başarılı öğrencilerin, öğrenimlerini sürdürebilmeleri amacı ile burslar ve başka yollarla gerekli yardımları yapar. Devlet, durumları sebebiyle özel eğitime ihtiyacı olanları, topluma yararlı kılacak tedbirleri alır.
Eğitim ve öğretim kurumlarında sadece eğitim, öğretim, araştırma ve inceleme ile ilgili faaliyetler yürütülür. Bu faaliyetler her ne suretle olursa olsun engellenemez.
Eğitim ve öğretim kurumlarında okutulacak yabancı diller ile yabancı dille eğitim ve öğretim yapan okulların tâbi olacağı esaslar yasayla düzenlenir. Milletler arası antlaşma hükümleri saklıdır.” 
Din eğitim ve öğretimi ile ilgili 24.madde ise “Din ve Vicdan Hürriyeti” başlığını taşıyan bölümde şu şekilde düzenlenmiştir.
Madde 24- “… Din ve ahlak eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanunî temsilcisinin talebine bağlıdır…” 
Hızlı ve üstünkörü bir okumada, ilgili maddelerde yer alan devlet, denetim, gözetim, devletin belirlediği esaslar türünden kavramların, metinde yer alan bütün sözcükleri adeta bir vakum vazifesi görerek içine çektiği görülmektedir. Tipik bir 18-19.Yüzyıl modern devlet tavrının ısrarlı bir biçimde anayasada sürdürüldüğünü söyleyebiliriz. Devletin, çocukların eğitimine ilişkin kendi yanına ebeveynler de dâhil hiçbir ortak kabul etmemesi çocukların velayetini kendi tekelinde kıskanç bir biçimde tutma çabası kuşkusuz sırf eğitime atfedilen önemle ilişkilendirilerek anlaşılamaz. Mesele, bugün devlet denildiğinde zihnimizde canlanan şeyin modern tarih içerisindeki kurgusuyla ilintilidir.
EĞİTİMİN MODERN ANLAMI VE YENİ ANAYASANIN İMKÂNLARI
Batıda modern ulus devletlerin tarihi, eğitimin kitleselleşmesinin ve vatandaş üretim merkezleri olarak tasarlanan okulların da tarihidir. Bu süreçle birlikte Ivan Illich’in ifadesiyle artık kilisenin yerini okul almıştır. Bir toplumda iktidarın gerçek sahibi bireyin iç dünyasına hükmeden kurumdur. Geçmişte Batı’da bu rol kilisenindi,19.Yüzyıldan itibaren devlet politikaları bu noktada hâkim konuma geldi.  Johann Fichte, devletin eğitime en az milli savunmaya harcadığı kadar para harcaması gerektiğini ileri sürmüş, bunun nedenini ise şöyle açıklamıştır:
“Bizim önerdiğimiz milli eğitimi evrensel olarak uygulayan Devlet, içine yeni bir genç nesil dâhil olduğu andan itibaren özel bir orduya hiç gereksinim duymayacaktır, çünkü o zamana dek hiçbir neslin elinde olmayan bir orduya sahip olacaktır.”  
Dolayısıyla denilebilir ki mevcut anayasa bu haliyle 18.19.Yüzyıl Modern devletler çağının ya da başka bir ifade ile Sanayi Toplumunun formasyonunu oluşturma çabasının ürünü olan bir yaklaşımı sürdürmektedir. Kitle iletişim araçlarının bilgi için bir kaynak çeşitliliği yaratarak bilgiyi demokratikleştiren yan etkileri de düşünüldüğünde devletin temel bir esasa referansla belirli bir tip vatandaşı üretme arzusu bu anlamda zamanın ruhunu da yansıtmamaktadır. Öte yandan asker eliyle zorla diktirilen ve millete zorla giydirilen bir elbise olma niteliği, anayasayı vicdanlarda sakat bırakmaya yetmektedir. 
Bugün, insanların tüm dünyada özgürlük meşalesini tutuşturmak adına şehirlerin meydanlarına koşuyor olmaları tesadüf değildir. Modern çağın vaatlerinin hükmünü yitirdiği uzun bir 20.Yüzyıl tecrübesinden sonra bugün insanlık bir yeryüzü cenneti yerine bir yeryüzü cehenneminde yaşıyor olmanın ağır havasını solumaktadır. Kuşkusuz bu ağır havanın oluşmasında totaliter devlet aklının da payı büyüktür. Ortaçağda devlet, bedene hükmettiği yerde duruyordu; modern devlet ise bedene hükmediyor olmayı yeterli görmemekte, zihin ve aklın hükümranlığını da vatandaşından talep etmektedir.
1840’larda Fransız politikacı Guizot  “Bugünün büyük zorluğu zihne kılavuzluk ve tahakküm etmektir. Eskiden bu görevi kilise yerine getiriyordu; bugün ise kilise bu göreve uygun değildir. Bu büyük hizmet üniversiteden beklenmelidir…”  diyerek modern devletin kurgusu içerisinde eğitimin nasıl bir amaçla konumlandırıldığını veciz bir biçimde dile getirmiştir. Daha da acı olanı ise Aldous Huxley’in totaliter devlete ilişkin tespitlerinde yer almaktadır. Şöyle diyor Huxley:  
“Gerçekten etkili totaliter devlet, siyasi patronların ve onların yönetici ordularının tüm güçleri kendisinde toplayan hükümetinin, kölelerden oluşan nüfusu köleler köleliklerini sevdikleri için zor kullanmaksızın kontrol ettikleri devlettir. Günümüzün totaliter devletlerinde köleliği sevdirmek, propaganda bakanlıkları, gazete yayıncıları ve okul öğretmenlerine verilmiş bir görevdir. Ancak yöntemleri halen kaba ve bilimdışıdır.”
Huxley’in kara ütopyası olan Cesur Yeni Dünya’da resmettiği Londra Merkez Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi olma görevi modern çağda eğitim kurumlarına verilmiştir. Modern çağın kurumları artık sorgulanmakta ve toplumlar siyaset kurumunun da ilerisine geçerek değişimin temel dinamiği haline gelmektedirler.  
Yeni anayasa tartışmalarının yapıldığı ülkemizde sürece katkı sunan herkesin öncelikle fark etmesi gereken şey; eski halin muhal olduğu gerçeğidir. Bu noktadan hareketle toplumun ve bireyin özgürleşmesine ket vuran her türlü parçanın bütünden koparılarak halkın iradesi ve değişim arzusu istikametinde bir metinin ortaya çıkarılması zaruridir. Bu çerçevede eğitime ilişkin düzenlemeler yapılırken yukarıda temas ettiğimiz eğitimin modern anlamı mutlaka sorgulamadan geçirilerek bir hasar tespiti yapılmalıdır. Aşağıdaki başlıklar mutlaka süreç içerisinde çözülmesi beklenen sorunların başlıkları olarak gündeme alınmalıdır.
*Toplumun Çoğulcu Yapısı Esas Alınmalıdır
Toplumun homojen bir bütün olmadığı gerçeğinden hareketle farklılıkları dışlamayacak bir söylem ve eylemin gerçekleştirilmesi zaruridir. Toplumsal yapının bir bileşenini toplumun tümüne teşmil edecek bir garabetten ya da tarihsel-toplumsal bir hafızaya yaslanarak değil birilerinin geleceğe ilişkin tahayyüllerinde şekillenen bir “hayali cemaat” üretme sevdasından bir an önce vazgeçerek sosyolojik gerçeklikle ve dolayısıyla toplumsal yapının çoğulculuğuyla temas edecek, temas etmeye fırsat verecek bir yapıya kavuşturulmalıdır. Bu noktadan hareket edildiği takdirde çözümsüz gibi duran ya da karşısında durulan pek çok mesele kolaylıkla çözüme kavuşturulacaktır. 
*Anadil Eğitimi, Anadilde Eğitim Tabu Olmaktan Çıkarılmalıdır
Türkiye’nin siyasi tarihi ciddi bir biçimde tetkik edildiğinde görülecektir ki hem demokratik mücadeleler hem de siyasal alanın demokrasi istikametindeki dönüşümü açısından toplumun şuuru, bürokratik önyargının hep önünde olmuştur. Dolayısıyla aslında bu meselede de durum aynıdır. Türkiye hem tarihi hem de kültürel derinliği itibariyle çoğulcu yapısından kaynaklanan ve bugüne kadar görmezden gelinen pek çok meseleyi özgürlükler lehine, çözüme kavuşturma becerisine ve kapasitesine sahiptir. Bu sebeple yeni anayasa tartışmalarının yapıldığı şu günlerde, bu mesele bir kırmızıçizgi ya da tabu olarak kodlanmamalı sonraki uygulamaları bağlayıcı, engelleyici ve yasaklayıcı sınırlamalara gidilmemelidir. Dünyadaki uygulamalar, ülkenin şartları, toplumun beklentileri ve talepleri bir arada düşünüldüğünde görülecektir ki bu mesele pek çok açıdan realize edilebilir ve gündemden bir tartışma başlığı da kendiliğinden düşmüş olur.
*Devletin Eğitim Üzerindeki Tekeli Sona Ermelidir 
Eğitim-Öğretim faaliyetlerinin yürütülmesi kapsamında sivil alanın belirleyici aktör olarak görev almasının önü açılmalıdır. Devletin büyük bir arzuyla eğitim üzerinde uygulamış olduğu gözetim-denetim mekanizması yapı bozuma uğratılmalıdır. Devletin eğitim sistemi üzerinde kurmuş olduğu bürokratik hegemonyanın kırılması ancak alanın gerçek anlamı ile sivil alana açılması ile mümkündür. Bu süreçte devlete düşecek yeni rol eğitim adına hem devlet hem de sivil toplum tarafından yürütülen çalışmaların “insan hakları evrensel değerleri”, eğitim-öğretim hizmetlerini yürütecek personelin yeterlilikleri ve eğitim öğretim çalışmalarının yürütüldüğü mekânların eğitime ve genel sağlık koşullarına uygunluğu açısından denetlenmelidir. Bu denetim mekanizması da merkezileşmiş bir yapı tarafından değil, her bir unsuru değişik birimler tarafından –sağlık bakanlığı, mimar mühendisler odası, gibi) daha yatay bir düzlem üzerinden yürütülebilir.  
*İdeolojik Eğitime Son Verilmelidir 
Devletin yeni anayasa ile birlikte kendisine bir ideoloji-politik pozisyon yüklenmeyeceği beklentisini taşımakla birlikte yine de devletin eğitim alanı üzerinde kendi beklenti ve çıkarlarını, dünya görüşünü, hayat algısını yansıtmayacağı temel zorunlu dersler dışında uygulanacak program ve müfredatın okul açanlar ya da okuldan yararlananların istek, görüş ve beklentileri doğrultusunda yapılandırılabilen esnek bir yapıya kavuşturulması gereklidir. ( temel dersler olarak, dil, matematik, fen, mantık, ortak yaşam kültürü ile ilgili olarak “yurttaşlık”….). Eğitim mutlak anlamda devletin ideolojik aygıtı olma pozisyonundan, rolünden arındırılarak devletin eğitim üzerinden devşirme yetiştirme sevdasından mutlaka vazgeçilmelidir.   
*Program ve Müfredat Çeşitliliği Sağlanmalıdır
 Yukarıda belirtilen ana çerçeve bağlamında program ve müfredatın toplumsal yapının çeşitliliğine uygun bir formatta esnetilmesi, çoğulculaştırılması ve mümkün olabildiğince adem-i merkeziyetçi bir yapıda sürdürülmesine olanak sağlayacak şekilde formüle edilmesi sağlanmalıdır. 
*Zorunlu Din Dersi Uygulamasına Son Verilmelidir 
Devlet Anayasa ile koymuş olduğu din dersi uygulamasından ve vatandaşlarına din dersi verme arzu ve isteğinden kayıtsız şartsız bir şekilde vazgeçmelidir. Devlete ait okullarda din eğitimi dersi seçmeli –vatandaşın talebi doğrultusunda- olarak yapılandırılabilir. Öte yandan gerçek anlamı ile özel olan okulların din eğitimi ile ilgili yürüteceği çalışmalara müdahale edilmesinin önü mutlaka kapatılmalıdır.



*Din Eğitiminin Önündeki Engeller Kaldırılmalıdır
 Din eğitimi devletin iş ve işlemi olmaktan mutlaka çıkartılarak sivil alana bırakılmalıdır. Sosyolojik olarak zaten bu minval üzere yürütülen çalışmalarda devletin tekelci pozisyonunu terk ederek ilgisini kendi asli işlerine kaydırması mümkün kılınmalıdır.
Yeni Anayasa çalışmaları bu sıralanan bileşenler üzerinden eğitimi formüle ettiğinde esasında devletin kendini tanımladığı-yapılandırdığı modern karakterinden de uzaklaştığı-uzaklaşacağı tespitinde bulunabilinir. Ancak bu modern devlet algısı ve işleyişinden uzaklaşma ve anayasayı bu eksen üzerinde kurma iradesi şüphesiz çok gerekli ama aynı zamanda tek başına oldukça yetersiz bir girişimdir. Bu girişimi sağlıklı bir bünyeye ulaştıracak şey hiç şüphesiz toplumsal yapıdaki tüm grup ve aktörlerin yeni dönemin imkânlarını geliştirici, potansiyelini açığa çıkarıcı ve adalet ve özgürlük beklentilerine halel getirmeyen bir sorumluluk bilincini kuşanmaları ile mümkün olacaktır. Yeni anayasanın kendi başına insanlara böylesi bir yaşamı armağan etmeyeceği gerçeği orta yerde durmaktadır. Şikâyet edilen şeyin ne olduğu gerçeği kendi başına bize istenilen şeyin ne olduğunu vermez, veremez. Dolayısıyla şikâyet ettiğimiz şeyin ortadan kaldırılması önemli bir şeydir; ancak şikâyetçi olanların yeterli hazırlıkları ve donanımları yok ise yeni durumun da pek çok yeni sıkıntıyı beraberinde taşıyacağı aşikârdır. Hatta daha ileri giderek yeni dönemde yeni dönemin ruhuna uygun olmayan bir şekilde hiçbir değişim ve dönüşüm geçirmeden tüm değişim ve dönüşümleri kendi dışındakilerden bekleyerek var olmak isteyenler sorunun birer parçası olmaya adaydırlar. Dillendirilen taleplerin arkasında durmayan, bunların toplumsal yapı ve ilişki ağı içerisinde güçlü bir şekilde kök bulması için seferber olmayan kesimlerin yarından şikâyet edip ağlayacaklarına emin olabiliriz.
Yeni anayasa mutlaka özgürlük ve adalet ekseninde, toplumun rüştünü ispatının ve bu ülkede yaşayan herkesin, özgür insanlar olarak toplumsal alanda hak ettiği yeri almasının bir imkânı olarak düşünülmelidir.
                                                                                                                                                                                                 
ALİ AYDIN
Özgür Eğitim-Sen GYK Üyesi

Necatibey Caddesi No: 74/14 Kızılay/ANKARA
Tel : 0 (312) 229 08 22
Fax : 0(312) 229 08 23
E-mail : ozguregitimsen@gmail.com